Zannier Île de Bendor

Güney Fransa’nın En Çok Beklenen
“Özel Adası” Bu Yaz Açıldı: Zannier Île de Bendor
Film setinde 1960ların Fransız Riviera'sına ışınlanmış gibiydik ama çok da gerçek ve yaşayan bir ada.... 1960’ların Riviera zarafetini ve sadeliğini üzerinde taşıyan, yaşanmışlık hissi olan küçük bir ada otel...



Burası yalnızca birkaç geceliğine kaçılan lüks bir otel değil. Yerel halkın denize girdiği, ailelerin yıllardır vakit geçirdiği, çocukların büyüdüğü, sanatçıların ürettiği; otel misafirlerinin de birkaç günlüğüne bu hayatın içine dahil olduğu gerçek bir yer.
Zannier Île de Bendor

Sadece yedi hektarlık bu ada, bir otelden çok küçük bir Provence köyünü andırıyor. Bendor hiçbir zaman seçkinlerin dış dünyadan kopuk, kapalı bir sığınağı olarak düşünülmemiş. Bugün de otel misafirleriyle günübirlik Bandol’dan gelenler birbirine karışıyor. Ancak adanın çok kalabalıklaşmaması için de günlük gelebilen ziyaretçi sayısını limitlemişler, önceden rezerve etmek gerekiyor. Sabah 9’dan akşam 12’ye kadar her yarım saatte bir adaya feribot geliyor.

İnsanlar limandaki kafelerde buluşuyor, pétanque oynuyor, denize giriyor, sanat galerilerini geziyor, tenis oynuyor. Mayolarıyla, yalınayak adanın yollarında dolaşıyor; uzun öğle yemekleri yiyor, köpeklerini gezdiriyor, bebek arabalarını itiyor. Çocuklar kayalıklardan denize atlıyor, gençler güneşten ısınmış taşların üzerinde uzanıyor.



Hayat burada bir resort programına göre değil, adanın kendi ritmine göre akıyor.

Ve sanırım Bendor’u özel yapan da tam olarak bu: lüksün sizi hayattan ayırmadığı, tam tersine hayatın içine karıştırdığı bir yer olması.
Tam da Paul Ricard’ın hayal ettiği gibi.
Paul Ricard’ın “Minyatür Dünyası”
Adanın hikâyesi 1950 yılında başlıyor.
Dünyaca ünlü Ricard pastisinin yaratıcısı Paul Ricard, Bandol’un hemen açığındaki bu kayalık adayı satın alıyor. Ancak hayali burayı yalnızca kendisi ve ailesi için özel bir sığınağa dönüştürmek değil.
Ricard, Bendor’u yemek, içki, sanat, yaratıcılık ve insanların bir araya gelmesi üzerine kurulu “minyatür bir dünya” olarak hayal ediyor.
Aslında Paul Ricard’ın ilk tutkusu iş dünyası değil, sanat. Ressam olmak ve Marsilya Güzel Sanatlar Okulu’nda okumak istiyor. Şarap tüccarı olan babası ise onun aile işine katılmasını tercih ediyor.
Sonrasında Ricard pastisini yaratıyor ve bunun etrafında büyük bir iş imparatorluğu kuruyor. Ama içindeki yaratıcı taraf hiç kaybolmuyor. Film yapımcılığı yapıyor, yarış pisti inşa ediyor, denizlerin korunmasına destek oluyor, belediye başkanlığı yapıyor, otelcilikle ilgileniyor ve hayatı boyunca yeni projeler üretmeye devam ediyor.
Bendor ise belki de bütün bu tutkularını bir araya getirebildiği en kişisel projesi oluyor.
Paul Ricard’ın Ruhunu Yeniden Canlandırmak
Yıllar sonra Paul Ricard’ın torunlarının yönettiği Société Paul Ricard, adayı yeniden hayata geçirmek için Arnaud Zannier ile çalışmaya karar veriyor. Ricard ailesinin bugün hâlâ adada özel evleri bulunuyor.
Arnaud Zannier projeyi çok güzel özetliyor:
“Bu adanın zaten kendine ait bir ruhu vardı. Bizim görevimiz onu yeniden yaratmak değil, ortaya çıkarmak ve korumaktı.”
Beş yıl süren kapsamlı restorasyonun ardından ada yeniden kapılarını açıyor.
Hardel Le Bihan Architectes ve Niez Studio Paysagistes’in de katkıda bulunduğu projede amaç, her şeyi baştan yaratmak yerine Bendor’un geçmişini bugünün konforuyla buluşturmak olmuş.
Sonuçta ortaya kusursuz görünmeye çalışan yeni bir resort değil; 1960’ların Riviera zarafetini hâlâ üzerinde taşıyan, yaşanmışlık hissi olan küçük bir ada yerleşimi çıkmış.


Saint-Tropez’nin Tam Tersi
Bendor’u anlamanın belki de en kolay yolu onu Saint-Tropez ile karşılaştırmak.
Burada süperyat gösterisi yok. Arabalar yok. Devasa resort binaları yok, gösterişli beach club’lar yok. Her köşesi Instagram için tasarlanmış hissi veren alanlar da yok.
Onun yerine limanın çevresinde kafeler, restoranlar, küçük evler, sanat alanları, pétanque sahaları ve kayalıkların arasından denize girilen noktalar var. Ve adada istenirse bisiklete de biniliyor.
Günübirlik Bandol’dan gelenlerle otelde kalanlar aynı kafelerde oturuyor, aynı denize giriyor, aynı pétanque sahasında buluşuyor.
Paul Ricard’ın adını taşıyan liman kafesinin duvarlarında onun eski siyah-beyaz fotoğrafları asılı. Geniş gülümsemesi, rahat tavrı ve etrafındaki arkadaşlarıyla görüntüleri, bugün adada yeniden yaratılan atmosferin aslında nereden geldiğini anlatıyor.
Kafede Provence lavantalı, bitter çikolatalı ve tabii ki Ricard aromalı dondurmalar, krepler ve adanın simgesi pastis servis ediliyor.



Üç Farklı Bendor
Adada toplam 93 oda ve süit bulunuyor ve konaklama üç farklı karaktere ayrılmış: Delos, Soukana ve Madrague.
Delos, üçünün en hareketlisi. Beyaz, toprak sarısı ve pudra mavisi tonlarıyla tam bir Akdeniz yazı hissi veriyor. Restoranındaki çizgili minderli bambu sandalyelerden bar ve lounge bölümüne kadar her yerde 1960’ların zarif Riviera havası hissediliyor.
Etrafa konulmuş olan Marsilya küplerini de çok beğendim. Otelin bir güzel özelliği de hangi dekorasyon ürününü beğenirseniz satın alabiliyorsunuz.





Adanın diğer ucundaki Soukana ise Delos’un daha sakin, daha içe dönük kardeşi gibi.
Odalarında sıcak tarçın tonları ve doğal malzemeler hâkim. Burada atmosfer sosyalleşmekten çok yavaşlamak, dinlenmek ve kendine dönmek üzerine kurulmuş.
Sabah erkenden Soukana’nın olimpik havuzunda yüzmek de Bendor’daki günlük ritüellerimden biri oldu. Ada henüz uyanmadan güne yüzerek başlamak inanılmaz keyifliydi.
Soukana’nın rooftop terası, kayalık sahilin üzerinde gün batımını izlemek için adanın en güzel noktalarından biri. Restoranda ise Asya etkileri öne çıkıyor.



Madrague ise eski balıkçı evlerinin dönüştürülmesiyle yaratılmış. Küçük evlerden oluşan güneşli ve samimi yapısıyla özellikle çocuklu ailelere hitap ediyor. Bir otel odasından çok, adada kendi küçük evinizde kalıyormuşsunuz hissi veriyor.


Bendor’un Sofrası
Adada yemek de deneyimin önemli bir parçası.

Nonna Bazaar daha rahat ve sosyal. Pizza, bouillabaisse ve Akdeniz yemekleri servis ediyor.

Benim için burayı özel yapan ise yemeğin kendisinden çok etrafımda yaşanan hayat oldu.
Yemek yerken önümde kumdan küçük bir plaj var ve yaşanan atmosfer o kadar gerçek, o kadar Fransız ki... Bendor’u diğer lüks otellerden ayıran şey belki de tam olarak bu: kendinizi bir resortta değil, sakin bir Fransız sahil kasabasında hissediyorsunuz.
Bir baba kumların üzerinde güneşe dönmüş yatıyor. Çocuklar açtıkları derin çukurun içinde kumdan kale yapıyor. Bronzlaşmış Fransız kadınlar havlularını kuma sermiş, biraz daha bronzlaşmaya devam ediyorlar...
Film seti gibi, ama gerçek.




Adanın gastronomik açıdan en iddialı adreslerinden biri ise Le Grand Large.
Denize tamamen açılan restoran, her sezon yükselen farklı bir şefi ağırlamayı planlıyor. Açılış menüsü ise Şef Lucas Antoniotti’ye emanet edilmiş.

Sanat, Deniz ve Yavaşlayan Zaman
Paul Ricard’ın sanat tutkusu bugün de adanın önemli bir parçası.
Oraé Galerisi’ni gezebilir, adada çalışan sanatçı ve zanaatkârların workshoplarına katılabilirsiniz. Ben oradayken seramik sanatçısı Flavia Broi’nin atölyesini gezdim. Yaptığı seramiklerde adadaki tabiatta gördüklerinden etkilendiğini anlattı.



Benim için en güzel anlardan biri ise sabah erken saatlerde adayı yürümek oldu.
Delos’tan başlayıp dalgaların dövdüğü kayalık kıyı boyunca yürüyerek Paul Ricard’ın en sevdiği eserlerden biri olan Neptün heykeline ulaşıyorsunuz. Kaslı bedeni ve denize doğru uzanan koluyla, sanki hâlâ Akdeniz’i koruyormuş gibi duruyor.


Denizi de muhteşem ama biraz fazla tuzlu...
Adanın arkası hep kayalık, mistral rüzgarı yoksa şayet kayalıklardan denize girmek çok keyifli. Çok rüzgarlıysa ön taraftaki kumsaldan giriliyor.



Bir diğer sevdiğim sürpriz ise daha önce Provence gezimde Lourmarin’de keşfettiğim Franc 1884 ile burada yeniden karşılaşmak oldu.



Provence’ın geleneksel lavanta işçiliğini daha rafine ve çağdaş bir yorumla yaşatan marka, lavantalarını Luberon’daki UNESCO Biyosfer Rezervi’nin yüksek rakımlı alanlarından topluyor. Ardından lavantalar renkli saten ve özel dokuma kurdelelerle elde örülerek geleneksel lavanta demetlerine, kokulu dekoratif toplara ve objelere dönüşüyor.
Markanın hikâyesi, kurucusu Philippe Franc’ın ailesinin 1884’e uzanan distilasyon geleneğine dayanıyor. Provence’ın kokusunu adeta yıllarca saklanabilecek dekoratif bir objeye dönüştürüyorlar.


Üstelik bu kez dükkânın sahibiyle de tanışma fırsatım oldu. Bendor gibi sanat ve zanaatı günlük hayatın bir parçası haline getirmeye çalışan bir adada Franc 1884’e rastlamak bana hiç tesadüf gibi gelmedi.


Pointu Tekneleri
Bir gün de Provence kıyılarının geleneksel ahşap balıkçı tekneleri pointu’lardan biriyle denize açıldık. Bandol kıyılarını bu rengârenk küçük teknelerle gezmek, kendimizi iyice Güney Fransa’nın o eski Akdeniz hayatının içinde hissettirdi.


Son Feribot
Ama Bendor’un ruhunu belki de en iyi akşamüstü anlıyorum.
Gün batımına doğru köpeklerini gezdiren çiftlerin arasından yürüyerek Bar Patrick’e gidiyorum ve bir pastis söylüyorum.
Sabah sahil yolunda gördüğüm genç Fransızlar yine orada.
Güneşten bronzlaşmış yüzleri, deniz tuzuyla sertleşmiş saçlarıyla kahkahalar içinde Ricard ve rosé kadehlerini tokuşturuyorlar.
Gün içinde onları adanın farklı yerlerinde görmüştüm. Kimisi yüzüyordu, kimisi güneşten ısınmış kayaların üzerinde uzanıyordu; kimisi sohbet ediyor, kimi flört ediyordu.
Akşam olunca saatlerine bakmaya başlıyorlar.
Son feribotu kaçırmamak için yavaşça toparlanıp Bandol’a dönecek tekneye doğru yürüyorlar.
Ve sanırım Bendor’u gerçekten o anda anlıyorum.
Bugün lüks seyahat dünyası sürekli daha fazlasını vaat ediyor: daha büyük odalar, daha gösterişli beach club’lar, daha kusursuz görüntüler, daha fazla ayrıcalık...
Zannier Île de Bendor ise tam tersini yapıyor.
Biraz daha küçük, biraz daha sade, biraz daha yavaş bir dünyanın kapısını açıyor.
Belki de günümüzde gerçek lüks tam olarak budur: hayattan uzaklaşmak değil, yeniden hayatın içine karışmak.

Keyifli seyahatler dileriz...
Canan Çehreli
Samsara Curated Travels